Aşkın Kör Noktası
İnsanlar sevgiye açtır,
bir çocuğun ellerinde eriyen,
çikolatalı bir dondurma gibi savunmasız…
Güneşin altında damlayan o tatlı telaşla,
bir söze kanar yürek,
hiç düşünmeden,
hiç geriye bakmadan,
kendi karanlığına yürür.
Çünkü sevgi bazen,
bir uçurumun kenarında açan çiçektir,
güzel, ama köksüz.
Sonrası mı?
Sonrası hep aynı hikâye…
Kabuk tutmuş yaraların altında
usul usul bekleyen kan.
“Geçti,”
“İyileşti…” dersin,
Tam o anda düşer kabuk.
Ve içinden yeniden doğar acı,
sıcak, kırmızı, inatçı.
Bir şiirin kıyısında,
yarım kalmış bir mısrada,
bir filmin unutulmuş cümlesinde,
Ya da ansızın çalan bir şarkının,
tanıdık bir nağmesinde,
Açılır o yara yeniden.
Ve keser.
Bir bıçağın soğuk yüzü gibi,
sessiz ama derinden.
Severiz biz yara izlerimizi…
Parmak uçlarımızla yoklarız onları,
sanki dokundukça silinecekmiş gibi.
Oysa her dokunuş,
bir hatırlayıştır.
Her hatırlayış,
Yeniden kanayan bir geçmiştir.
Biz,
yaraların öpülünce iyileştiğine inanan,
bir neslin çocuklarıyız.
Diz kapağımız kanadığında,
eğilir, öperiz acıyı,
ya da bir sevdiğimizin dudaklarına emanet ederiz.
Ama kimse öğretmedi bize,
kalpte açılan yarayı,
nasıl iyileştireceğimizi.
Sevgi…
Yalan da olsa,
yanlış da olsa,
içinde bin kırık taşısa da,
bir kez yaşandı mı,
gerçek olur.
Çoğu zaman,
tek kişiliktir bu hikâye.
Bir kişi sever,
diğeri çoktan unutmuştur.
Ve bir yara kalır geriye.
Adı bile anılmadan,
usul usul yaşamaya devam eder içimizde.
Ya öteki,
Beklide çoktan unutmuştur sizi.
Şadan Köse