Nehir İle Duru Nehir İle Duru Yeniden Yazılan Hayat Yeniden Yazılan Hayat
Parkın rengârenk salıncakları o sabah fazla neşeliydi. Duru, kırmızı tişörtü rüzgârda dalgalanırken kaydırağın tepesine tırmanıyordu. Bakıcısı Zeliha, biraz uzakta telefonuna gömülmüştü.
Küçük kızın çıplak ayakları demir basamağa değdiği anda, hafif bir rüzgâr esti. Yapraklar titredi. Sanki bir şey o anda toprağın altından usulca kıpırdandı.
Duru güldü. Ama gülüşü, rüzgârın içinde bir anlığına ince bir çatlak gibi dağıldı.
Kaydırağa oturdu. Ellerini iki yana açtı. “Bak abla, uçuyorum!”
O sırada gökyüzü biraz daha soluk göründü. Küçük bedeni kayarken, beton kenar sessizce onu bekliyordu.
Yumuşak, boğuk, bir tok sesi yankılandı. Her şeyin bittiğini bildiriyordu.
Duru yere düştüğünde hâlâ gülümsüyordu. Sanki toprağa usulca yaslanmak istemişti.
Zeliha başını kaldırdığında, Duru oturmuştu, dudakları titriyordu ama ağlamıyordu. “Ay… Duru! Kızım, canın yandı mı? Kafanı mı çarptın?”
Duru eliyle alnını tutarak başını salladı. “Azıcık, ama geçti. Oyuna devam edebilir miyim?”
Zeliha gergindi ama yine de gülümsedi: “Evet, ama yavaş ol tamam mı? Koşma bir daha.”
Kendi kendine; “Allah korusun bir şey olmamıştır herhalde,” dedi ve telefonuna bakmaya devam etti.
Zeliha, eve giderken, Duru’nun alnına dikkatlice baktı. Hafif bir şişlik vardı, ama kanama yoktu. “Annesi duymasın, zaten çok pimpirikli bir kadın” diye geçirdi içinden. O günün akşamı, hiçbir şey olmamış gibi evine döndü.
Sabah güneşi henüz pencerelere dokunamamıştı. Mutfağı süsleyen saksı bitkilerinden yalnızca birkaçının yaprakları gün ışığına uzanıyordu. Evde bir huzur vardı. Ya da öyle sanılıyordu.
Duru’nun annesi Nehir, elinde iki kupayla merdivenleri ağır adımlarla çıktı. Geceden kalma baş ağrısını bastırmak için kahveyi biraz daha sert yapmıştı bu sabah.
Nehir, 'Duru kızım, uyandıysan birazdan kahvaltı hazır,' dedikten sonra, uyanmadığını anlayınca; 'Uyan bakayım prenses,' dedi kaygıyla.
Kızından yine ses çıkmayınca, odaya doğru yürüdü. Duru’nun odasının kapısı aralıktı. Pembe tüller, rüzgârla yavaşça kıpırdıyordu. Odanın içinden alışılmadık bir sessizlik vardı. O an bir şey hissetti. Anlam veremediği bir ağırlık çöktü üzerine. Kapıyı usulca itti. İçeride çocuk kahkahaları, oyuncakların tıkırtısı, kitap sayfalarının hışırtısı yerine ağır bir suskunluk asılıydı, yutkunulamayacak kadar ağırdı.”
Duru, sırt üstü yatıyordu. Üstü örtülmüş, saçları alnına dökülmüş. Bir bebek gibi sakin, ama fazlasıyla hareketsizdi.
Nehir’in elindeki kupalar yavaşça yere düşüp kırıldı. Seramiklerin şangırtısı yayıldı, ama Duru kıpırdamadı. Kalbi bir an durur gibi oldu. O an sanki zaman durdu. Ağır. Nefessiz. Karanlık.
Nehir, korkulu bir sesle “Duru…” diyerek yatağa doğru koştu. Hâlâ hiç hareket yoktu; “kızım! Hadi… Bak sütünü getirdim! Gözünü aç ne olur gözünü aç!”
Küçük beden hâlâ sıcaktı ama yanıt vermiyordu. Nehir, Duru’nun elinden tuttu. Zaman durmuş gibiydi. Kalbi göğsüne sığmıyor, kan beynine hücum ediyordu.
Nehir, kızının, yatağın yanında dizlerinin üzerine çöktü. Yalnızca nefes alışverişine odaklandı. Yavaş da olsa nefes alıyordu ama hiç hareket yoktu.
Heyecan ve telaştan telefonu düşürdü, sonra eğilip aldı. Parmağı titreyerek acil numarayı çevirdi.
Nehir, çığlık gibi bir sesle bağırarak, “Lütfen! Acele yardım! Kızımın nefesi çok zayıf. Duru’m...! Ne olur cevap ver! Nefes al lütfen!”
Kısa bir süre sonra çığlık çığlığa sirenleri eşliğinde. Nehir, ambulansın içindeki siren sesiyle çelişen bir şekilde, elini Duru’nun küçücük ellerine kenetlemişti. Tenindeki sıcaklık, kızını geri çağıracak bir mucizeye dönüşsün ister gibi.
Hastane kapıları açılır açılmaz sağlık görevlileri Duru’yu sedyeyle içeri aldı. Herkes hızlı hareket ediyor, birbirine kısa talimatlar veriyordu. Nehir onları takip etmeye çalıştı ama bir hemşire nazikçe önünü kesti.
Nehir; “Lütfen! Lütfen bir şey söyleyin! Kızım yaşıyor mu?! O daha beş yaşında..!”
Doktor, sert ve kararlı bir sesle, “Lütfen hanımefendi, müdahale ediyoruz. Sizi birazdan bilgilendireceğiz.”
Beyaz koridor, soğuk ışıklar, duvarda asılı monitörlerin sesi; Nehir’in zihni, gerçekliğin içinden sızıp dağılıyordu. Elinde, Duru’nun minik tokası; hep örgülü olan kızının saçlarının ucu hâlâ dağınıktı.
Hiçbir şey duyulmuyordu.
Koridorda bir hareket vardı belki, birilerinin ayak sesleri, uzak bir kapının açılıp kapanması. Ama Nehir’in kulağı hiçbirini almıyordu. Zaman ilerlemiyordu; sanki bulunduğu yer, saatlerin işlemediği bir boşluğa dönüşmüştü. Beklemek değil bu, bekletilmekti. Nefes almak bile fazlaydı burada.
İki doktor ağır adımlarla yaklaştı. Yüzlerinde alışılmış bir yorgunluk vardı; ama o yorgunluğun altında saklanamayan bir ciddiyet… Bir şeylerin iyi gitmediğini söyleyen o ince çizgi.
“Hanımefendi,” dedi içlerinden biri, sesi kontrollü ama yumuşaktı. “Ben Beyin Cerrahı Dr. Fikret. Yanımdaki arkadaşım Nörolog Tahsin.”
Kısa bir duraksama oldu. O küçücük sessizlik, Nehir’e saatler gibi geldi.
“Yaptığımız incelemelerde, kızınızın beyninde bir kanama tespit ettik. Travmaya bağlı bir hematom.” dedi doktor. Kelimeleri dikkatle seçiyordu. “Ama bu, tamamen yeni oluşmuş bir durum değil. Bulgular, bunun doğum sırasında oluşmuş olabileceğini gösteriyor. Bugünkü düşme, sadece süreci tetiklemiş.”
Nehir’in yüzüne baktı, bir an daha sustu.
“Ameliyata alacağız. Elimizden geleni yapacağız. Ama…”
Nehir bir adım öne çıktı. Sesi titremiyordu artık, doğrudan kırılıyordu:
“Ama ne?!”
“Lütfen… ne olur söyleyin…”
Doktor: Sakin ve üzgün bir sesle; “Ama... Bu tür hastalarda, ameliyat sonrası komaya girme riski ne yazık ki çok yüksek. Hazırlıklı olun.”
O an, Nehir’in bacakları onu taşıyamadı. Yere yığıldı. O bilim insanı olan kadın… Hayatı formüllerle çözümleyen kadın… Şimdi yerlerdeydi. Nehir, dizlerinin üzerine çökerken fısıldadı. “Hazırlıklı olun diyorsunuz, bunun için nasıl hazırlanır insan?” diye koşarak ameliyathaneye giden doktorun arkasından ona yetişsin diye gönderdi sesini. Sonra zihninde bir cümle dönmeye başladı. “İmkânsız olan ne kadar uzakta? Eğer şansın yoksa onu yaratabilir misin?” diye düşünmeye başladı.
Hastane odasının penceresinden içeri vuran gün ışığı bile sanki çekinerek giriyordu bu odaya. İnce, steril perdeler kımıldıyor ama rüzgâr esmiyordu. Sadece zamanın içinden geçen, kelimesiz bir bekleyiş vardı burada. Bir çocuk, minicik bir beden! Kafasındaki sargılarla monitörlere bağlıydı. Solunumu henüz bir cihaz yardımı ile alıyordu.
Başucunda annesi. Saçları darmadağın. Gözaltları çökmüş. Sanki yaş yerine yıllar dökülmüş yüzüne. Ama hâlâ dimdik! Nehir, kızının elini tutuyor. Usulca okşuyor saçlarını, küçük örgüyü bozmadan.
Kızına bakıp fısıltıyla, “Masal istiyor musun prenses? Hani geçen gün yarım kalmıştı... Prenses, o kapıyı açacaktı… Arkasında yıldızlardan yapılmış bir köprü vardı... Hatırlıyor musun? Tam orada sen uyumuştun şimdi kaldığım yerden devam edeyim mi? İstersen baştan başlarım kuzum,” diyordu.
Duru’dan bir yanıt gelmedi. Sadece makinelerin düzenli sesi vardı.
Bip... Bip... Bip...Ve bir de annenin iç sesi.
Nehir: “Bu böyle sürmeyecek. Ona ikinci bir şans verebilir miyim? Ya da en azından onun parçalarını yeniden var edebilir miyim?” dedikten sonra durdu, derin bir iç çekiş gibi bir nefes aldı; “Ben bir biyologum. Bir canlının hücrelerinden hayat filizlenebileceğini ispatlayan onca çalışmam var. DNA'nın neye dönüşebileceğini bilen biriyim. Yüzlerce kez hücreleri gözlemledim, yaşamın mikroskobik sırlarını çözmeye çalıştım. Ama hiçbiri bir anne olarak parmaklarımın arasından kayıp giden bu hayata benzemiyordu. Şimdi... şimdi elimde yalnızca minicik el ve kırık bir umut var.”
Sonra yine durdu derin bir nefes daha aldı sorgular gibi; “Ama bu kızım... Kendi çocuğum… Bilim değil, umut istiyorum.” Dedi ve içeri girdi Nehir’in yüzüne bakmaya çekinerek.
O sırada içeri giren hemşire Nehir'in yüzüne bakmaya çekinerek. “Rutin kontrol için geldim,” dedi. Monitörün verilerine baktı idrar torbasını kontrol etti. Serumunu değiştirdi. Hepsini Duru’nun dosyasına yazdıktan sonra, “Nehir Hanım bir şey lazım mı?” dedi sakin kalmaya çalışan bir ses tonuyla.
Nehir: boğuk bir sesle, “Saçlarını düzelttim. Kızım saçlarının dağınık olmasından hiç hoşlanmazdı. Şimdi bile olsa, bilsin ki annesi ona bakıyor,” dedi sanki kendi kendine konuşur gibiydi.
Hemşire: sesinde titrek bir empati ile, “Onu sevdiğinizi hissediyordur. Beyin tamamen kapanmaz derler... Ama bunun ne kadarına inanmalıyım, bilmiyorum,” dedi gözlerini yere indirerek.
Belirsiz bir tebessümle Nehir: “Belki ama bu eğer bu beden artık onun değilse, burada tutmaya hakkım yok,” dedikten sonra ayağa kalktı pencerenin önüne doğru gitti, cep telefonunu çıkardı rehberinden bir isim buldu. Biraz durdu düşündü sonra hızlı hızlı “Acil konuşmamız lazım. Konu: embriyonik hücreler,” diye mesajını yazdı ve gönderdi.
Mesajın gönderildiği kişi, Nehir’in üniversiteden sınıf arkadaşı bir doktordu. Şu an özel bir laboratuvarın başında ve klonlama konusunda etik sınırların kıyısında yürüyen bir uzmandır.
Laboratuvarın sessiz koridorlarında yalnızca soğutucuların düşük uğultusu duyuluyordu. Burası bir üniversite binası değil. Bir özel araştırma merkeziydi. Beyaz duvarlar bölünmüş cam bölmelerin arkasında karanlık bir odada, masanın üzerinde üç adet mikroskop, bir inkübatör ve parmak iziyle açılan soğuk zincire bağlı bir saklama bölmesi.
Nehir; elinde küçük, metalik bir taşıma kabı. İçinde zamanla yarışan bir umut. Karşısında ise çocukluk arkadaşı, genetik biyolog Dr. Asaf Erdem. Beyaz laboratuvar önlüğünü çıkarmış ama hâlâ bilim adamı duruşunda: Soğukkanlı, mantıklı, hesapçı gözüküyordu.
Dr. Asaf; “Ne getirdin hayvan hücresi mi? Ne tür bir hayvan?”
Nehir, arkadaşının gözlerine bakarak, içindeki acıya baş etmeye çalışırcasına; “Kızım,” diyebildi.
Dr. Asaf bir an afalladı, ardından hızla sandalyeye oturdu. “Ne?” diyebildi yalnızca.
Nehir, aslında çok heyecanlıydı ama konuşurken sakin olmaya çalışıyordu; “Kızımın beyin ölümü gerçekleşti. Cihazlara bağlı yaşıyor… Şimdilik. Hücre örneği aldım. Kimseye, hiçbir şey söylemeden sana getirdim.”
Dr. Asaf, ayağa kalkarak, masanın kenarına yürüdü. Sonra aniden dönerek, “Nehir, sen ne yaptığının farkında mısın? Bu… Bu bir suç! Sen bir çocuğun, genetik örneğini, izinsiz aldın! Üstelik kendi çocuğunun! Bu… Bu…”
Nehir; Çok sakin, sözünü keserek; “O benim çocuğum; onu dokuz ay ben taşıdım. Ben büyüttüm. Şimdi ben onu yeniden yaşatmak istiyorum.”
Dr. Asaf; “Nehir, bu oyuncak değil. Henüz insanlar için yasal olmayan bir klonlamadan bahsediyoruz burada.”
Nehir; ona doğru yaklaştı; “Asaf, sen o etik kurulların ne kadar kör olduğunu da iyi bilirsin. Senin elinde teknoloji var. Bilgi var. Benim elimde ise, zamanı tükenen bir düş.”
Dr. Asaf; ellerini başının arkasına götürerek, sinirli adımlarla odanın içinde dolaşmaya başlar. “Şimdi sen benden, bunu senin için yapmamı mı istiyorsun?”
Nehir; “Hayır. Bunu Duru için yapmanı istiyorum. Hücreleri inceledim kromozomlar sağlam sorun yok her şey yolunda. Sadece bedenine bir şans daha vermek istiyorum
Dr. Asaf; “Beden ruhsuz ne işe yarar Nehir? Bu başka bir çocuk olacak, aynı genetik ama farklı bir bilinç… Duru değil. Hiçbir zaman o olmayacak.”
Nehir: “Ama belki aynı gözlerle bakacak dünyaya. Aynı tonda gülecek. Aynı hastalıkları olmayacak. Belki bir şans olur ikimiz için.”
Dr. Asaf; durdu, gözlerine baktı. “Ya sakat doğarsa? Ya genetik sapma yaşanırsa? Yaşatmaya çalışırken sonuç bir kâbusa dönüşürse. Bunlar henüz ispatlanmamış veriler biliyorsun. Yasak olması ve duyulursa lisansımızın alınacak olması da var ayrıca.”
“Zaten her sabah bir kâbusun içinde uyanıyorum Asaf. Kaybetmenin içinde yaşamaya alıştım. Ama çabalayarak kaybetmeyi tercih ederim.”
Asaf: uzun bir suskunluğun içinde bocaladıktan sonra, yavaşça başını sallayarak. “Hücre örneğini ver. Ama hiçbir şey için söz vermiyorum.”
Nehir, küçük metalik soğuk zincir kabını uzatarak, “Sadece bak. Sadece umudu ölç. Sonra karar veririz beraber.”
Dr. Asaf, “Bana birkaç saat müsaade et,” dedikten sonra soğuk zincir kabını yavaşça aldı içeri girdi.
Laboratuvarda, kriyo tüpü inkübatöre yerleştirirken, yüzündeki bilim insanı ifadesi geri gelmiş ciddileşmişti, ama gözlerinde bir kırılganlık vardı artık. İçindeki dost, babalığı hiç yaşamamış bir adam olarak, Nehir’in gözlerindeki boşluğun neye benzediğini çok iyi anlayamıyordu.
Gece, duvar saati 02.37’ yi gösteriyordu. Ev sessiz, sadece mutfak lambası yanıyordu. Asaf, ceketini girişteki vestiyere asarak içeri girdi.
Elif, uyanık mutfakta bir fincan ıhlamur yapmış, karanlıkta oturuyordu. Kocasına seslendi, sakin gözükmeye çalışsa da belli ki içi doluydu. “Arabanın sesini duyunca uyandım. Geldiğinden beri bir saat oldu. Ama mutfağa bu kadar geç geldiğine göre, belli ki içinden çıkamadığın bir sorun var.
Asaf: Elif’e cevap vermeden, dolaptan bir bardak soğuk su doldurdu. “Evet. Haklısın, cevabını bulamadığım deli sorular var kafamda. Ne yapmam gerektiğini bilemiyorum Elif. Ama ne yaparsam yapayım birini kaybedeceğim.”
Elif, gözlerini Asaf’tan ayırmadan, “Yine Nehir, değil mi? Sesindeki kırılmadan anladım,”
Asaf; başını eğerek, bir tabureye oturduktan sonra, “Kızını kaybetmiş ama kabullenemiyor. Kızından bir parça kurtarılmış hücre getirmiş benden klonlamamı istiyor. Kontrol ettim Hücreleri inceledim. Her şey sağlam.”
Elif, hafifçe iç çeker, birazda öfkeli bir sesle. “Anladım bunu düşünüyorsun. Bir yandan etik, bir yandan vicdan. Ama en çok da o kadını.”
Asaf, “O bir anne. Delilikle umudun arasındaki o çizgide yürüyor. Ben sadece o çizginin üstüne ip geriyorum, düşmesin diye.”
Elif; pencereye doğru yürüdü, sonra dönerek, “O ipin sonunda ne var peki? Aynı çocuk olmayacak. Ama Nehir onu öyle görecek. Sen...Sen onu ne olarak göreceksin Asaf?.” Pencere kenarından kocasının yanına doğru yürüdü, öfkeli bir bakışla ekledi, “Peki bize ne olacak? Etik kurallarına uymadığın için, vatandaşlıktan çıkarıldık, ülkemizden kovulduk. Burada da kovulursak nereye gideceğiz… Marsa mı?”
Asaf, Uzun bir sessizliğin sonunda, kısık bir sesle, “Bir kurtuluş. Belki de bir kefaret.”
Elif; eşine dönerek, gözleri dolu dolu, “Benden mi? Bizim çocuğumuz hiç olmadı Asaf. Ve sen bunu taşıdın içinde yıllarca. Ama başkasının çocuğunu, onun yerine koymana izin veremem.”
Asaf, hızla gözlerini kaldırdı, “Elif, bunu onun yerine koymak için yapmıyorum. Biliyorum ki, bu yapılabilir. Ve ben… Sadece bilim adamı değilim. Hâlâ insanım da.”
Elif, bardağı mutfak tezgâhına bıraktı. Sesi titreyerek yükseldi; “Ben senin karınım! Bir çocuk için bizi, hayatını, diplomanı riske atmana dayanamam. Senin gözlerine her baktığımda, onun gözlerini görmeye katlanamam!”
Elif’in söylediği onca cümleler hiç kurulmamış gibi Asaf, “Onu taşıyacak birine ihtiyacım var. Saklayacak, koruyacak, konuşmayacak birine. Yasal değil. Ama mümkün.”
Elif, gözleri büyür, sesi neredeyse fısıltıya dönüşür, “Bunu… Bunu benden mi istiyorsun?”
Asaf, cevap vermez… Sadece uzun uzun eşine bakar.
Eşi bir adım geri gider, “Hayır. Hayır Asaf. Bunu yapamazsın. Ben bunu taşıyamam. Ne rahmimde, ne ruhumda!”
Asaf, “Elif, bu yükü sadece sen değil, ben de taşıyacağım, ama biri yapmalı bunu,” bir süre sessiz kaldıktan sonra, “Biliyorsun Nehir’de denedik onun rahmi bu operasyonu kabul etmedi. Şimdi elimizde bir embriyo kaldı.”
Elif; sandalyesine geri oturdu, biraz sakinlemiş bir sesle sonra, “Yarın sabah bir kadın bul. Ağzı sıkı. Güvenilir. Sana inanan. Bana inandığın kadar. Ama ben, ben artık sana eskisi kadar inanmıyorum.”
Gece uzadıkça konuşmalar da uzar; sonunda bir şeyler biter. İki fincan soğur. Evde sessizce bir bağ daha ölür. Belki de eski bir bağ. Belki de birlikte kurdukları gelecek.
Asaf’ın zihninde artık bir karar vardır. Yasaların değil, vicdanın rehberliğinde yürüyecek bir yolculuk başlamak üzere…
Yalnız bir anne, geniş salonu kırık adımlarla yürüyordu. Elinde küçük bir valiz, omzunda kokusu yüzünden, hâlâ bırakamadığı, çocuğuna ait bir ceketi taşıyordu.. Arkasında yaşanmışlıklar, önünde huzursuz bir ülke, yeni bir hayata dönüş. Ama o içinde bir şeyin henüz bitmediğini hissediyordu.
Tam havaalanı kapısından girerken Dr. Asaf’ın kalabalığın içinde, beklediğini fark etti.
Dr. Asaf yanına yaklaşınca yumuşak bir ses tonuyla, “Gideceğini biliyordum. Ama yine de, keşke haber verseydin.”
Nehir; yorgun bir tebessümle, “Vedalar zordur Asaf. Bazılarını uzatmak, acıyı büyütmek olur. Ben artık hiçbir şeyi büyütmek istemiyorum, ne umut, ne acı.”
Asaf, bir adım geri gitti. Gözleri dolu ama sakin, “Üç embriyo demiştim ya, biri hâlâ elimde.”
Nehir; bir an donar, sonra yüzü düşer. “Dayanamadın, değil mi? Sen de o umudu gömemedin, değil mi?”
Asaf, “Hayır, çünkü bu sadece senin kızın değil artık. Benim de hikâyemin bir parçası. Sen gittikten sonra da saklayacağım onu. Ne çöpe atarım, Ne başkasına veririm. O parça “biz” oldu artık.”
Nehir, sesinde titrek bir gülümsemeyle, “ ‘Biz’ yok Asaf. Sadece bir amaç vardı. O amaç artık kırık bir hayal.
“Hayal değil. Henüz tamamlanmamış bir gerçek,” dedi yüzüne bakarak.
Nehir, bakışlarını yere indirir. “Ben şehrime dönüyorum. Burası o kadar yük bindirdi ki içime. Kızımın kahkahası bile aklımdan silinmeye başladı. Onu hatırlamak için bir an önce gitmem gerekiyor.”
Asaf, “Gidiyorsun ama neredesin bileceğim, değil mi? Söz vermiştin.”
Nehir, başını sallayarak, “Nerede olduğumu hep bileceksin. Ama orada kim olduğumu bilmiyor olacaksın. Bir kadın mı, Bir anne mi, kendi hüznüne gömülü biri mi?”
“Bir gün, hazır olduğunda, belki de yeniden konuşuruz. Sadece doktor ve anne değil; iki insan olarak.”
Nehir, bir adım yaklaşarak, minicik ceketi, iki eliyle Asaf’a uzatır. Kumaş hâlâ Duru’nun kokusunu taşıyordu. Asaf bu kokuyu içine çekmekten korkar gibi hafifçe geri durdu, sonra uzattığı ceketi kabul edince, “Onu sen sakla. Benim elimden artık tutmuyor. Ama senin elinden belki bir gün tutar,” dedi.
Israrlı bir şekilde devam eden anons, Nehir’in bineceği uçağın yolcularını çağırıyordu.
O gözleri buğulu, yüzünde kararlı bir hüzün; “Hoşça kal,” dedi.
Asaf, hüzünlü bir bakışla; “Yolun açık olsun Nehir. Kızının anısıyla.”
Kapılar açılınca Nehir’in silueti kalabalıkta eridi. Asaf’ın elinde hâlâ o küçük, kırmızı ceket vardı. Laboratuarında da, bir yaşamı yeniden başlatabilecek kadar güçlü bir hücre vardı. – geçmişin ağırlığı, geleceğin ihtimali kadar sessizdi.
Salonun loş ışıkları gölgesinde, duvarda sararmış aile fotoğraflarının, içinden zaman sızıyor gibiydi. Asaf, masasının başında oturmuş. Eline bir dosya alıyor, sonra bırakıyor. Ardından bir embriyo raporunu incelemek için alıyor, onu da yavaşça masaya bırakıyordu. O anda Elif içeri girdi. Suskunlukla bakarak, sesi ürkek ama net, “Nehir gitti, değil mi?”
Asaf, başını sallayarak, “Gitti. Ama içimde bir şey hâlâ buradan bitmedi,” dedi.
Elif; yavaşça yaklaşarak Asaf’ın önündeki dosyalara göz gezdirdi. “Elinde hâlâ o embriyolardan biri mi var?”
“Evet. Sağlıklı olan tek bir tane kaldı. O, hâlâ hayatta sayılır. Sadece birine ihtiyaç duyuyor; yaşayabileceği bir bedene.
Elif; bakışları donuklaştı. “Yani şimdi bir taşıyıcı anne mi arıyorsun, Asaf?”
Biraz tereddütle, “Evet, ama bu herkesin yapabileceği bir şey değil. Gizli olması gerek. Bu süreç, yasal değil. Ahlaki olduğu bile tartışılır.”
Elif biraz da sinirli, “Tartışılmaz Asaf. Bu mesleğini, hayatını ve bizi mahvedecek.”
“Ben o çocuğu gördüm Elif. Makinelerin yardımı ile soluk alış verişini duydum. Ve annesinin onu bırakmak zorunda kaldığı çaresizliğin gördüm. Bu sadece bilim değil artık, vicdanla da ilgili.”
Elif, gözlerini kaçırırken, sesi titriyordu. “Kendi doğmadan ölen çocuğunun yerine koydun bu embriyoyu, bir daha çocuğun olmayacağını düşündün. Bu senin için bir hayat mı, yoksa bir kefaret mi?”
Asaf, önce duraksayarak, bir süre düşündü. “Belki ikisi de,” diye bir söz çıktı ağzından.
Elif, başını öne eğerek fısıltıyla, “Bu embriyoyu taşıyacak kadın… Güvenilir biri olmalı. Asla konuşmamalı.”
“Evet. O yüzden bu kadar zor. Birini bulmak… Ve sonra da inandırmak.”
Elif, uzun süre ona baktı. Gözlerinde çatışmalar, geçmiş ve gelecek arasında sıkışmış bir sessizlikten sonra dudaklarını ısırarak, “Ya ben olsaydım?”
Asaf şaşkınlıkla döner, “Ne..?”
“Ben taşısaydım. O embriyoyu kendi çocuğummuş gibi.”
Karısının gözlerine bakarak, ne söyleyeceğini bilemez bir vaziyette; “Elif, bu seni mahvedebilir.”
“Ya seni mahvetmekten kurtaracaksa?” dedi sakin bir tonla, ama içi çığlıklarla doluydu.
Sessizlik uzadıkça uzadı. O anda ne bilim, ne yasa, ne mantık konuştu. Sadece sessiz bir çırpınış kaldı geriye.
Sonra zaman, kimseyi beklemedi.
Yıllar Sonra, okulun bahçesi, akşam güneşiyle yıkanmıştı. Ağaçların arasından süzülen sonbahar rüzgârı, çocuk seslerini beraberinde alıp uzaklara taşıyordu. Havada çiçek tozları ve silinmiş bir kalem kokusu vardı. Günün son ışıkları, geçmişin kapılarını aralar gibi yavaşça sızıyordu her yere.
Duru, okul merdivenlerinden inerken birden durdu. Adımlarını durduran bir şey olmuştu. Gözleri, bahçenin köşesindeki adama takıldı.
Adam koyu renkli paltosunun içinde dimdik duruyordu. Yüzünde sessiz, derin bir hüzün vardı; içinde ne zaman başladığı unutulmuş bir bekleyiş. Duru onu ilk defa görüyordu ama kalbinin bir yerinde, adı konmamış bir yakınlık ağır ağır kabarıyordu.
Murat, karısı ve kızından çok küçük yaşta ayrılmış, kaybettiği kızının ölüm haberini de almıştı. Şimdi karşısında, yıllar sonra, kederle tanıdığı yüzün sahibi bir çocuk duruyordu. Kafası allak bullak olmuştu; bu nasıl mümkün olabilirdi? Gözünün önündeki, ruhunu donduran bu görüntü kimdi?
O an, Nehir yaklaştı. Telaşsız adımlarla kızının yanına geldi. Elinde küçük bir çanta vardı, yüzünde yorgun ama sevgi dolu bir tebessüm taşıyordu. “Hadi canım, geç kaldık,” dedi.
Ama Duru hâlâ adama bakıyor, gözleri ondan ayıramıyordu. Sanki rüyasından bir sahne çıkıp gerçek olmuş gibiydi. Dudakları aralandı, sesi fısıldar gibi, “Anne... Bu adam kim?” dedi.
Nehir, bir an duraksadı. Bakışları adamın yüzüne kaydı. O da yavaşça onlara doğru ilerlemişti ama konuşamıyordu. Gözlerinde bastırılmış bir şaşkınlık vardı. Zaman, o an adamın içinde bir yerlerde kırılıyordu. Nehir yavaşça cevap verdi: “Yakın bir arkadaşım. Eski bir dost, adı Murat,” dedi ama senin baban diyemedi.
Duru’nun kaşları çatıldı. Birkaç adım geri çekildi, sonra tekrar yaklaştı. Başını hafifçe yana eğdi, gözlerini kısmıştı. “Yakın bir arkadaşın ha… Ben tanıyor muyum onu? Sanki… Sanki daha önce görmüş gibiyim.”
Murat, Duru’nun konuşmasını duymasa da, kalbi sıkıştı.
Küçük bir çocuğun sezgisi, bazen bir ömrün taşıyamayacağı kadar büyük bir hakikate dokunabilirdi.
O an göz göze geldiler. Murat, o bakışı tanıdı. Zamanın içinden gelen bir yankı gibiydi; bastırılmış, unutulmaya çalışılmış ama hiç silinmemiş bir yankı.
Ama hiçbir şey söylemedi. Sadece yutkundu ve gülümsedi. Hüzünlü, kırılgan, yorgun bir tebessümdü bu.
Duru bir kez daha adama baktı. Dudakları sessizdi ama gözlerindeki binlerce gülücükle Murat’a bakmaya devam etti. Ta ki okul bahçesinin duvarından onu göremez oluncaya kadar.
Nehir başını hafifçe öne eğdi. Gözleri buğulanmıştı ama güçlü durdu. İçinden bir ses, geçmişin derinliklerinden yükseldi: “Bazen bir bakış, bütün bir hikâyeyi yeniden başlatır.”